+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Osmanlıda Sened-i İttifak Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Mesport
    Moderators

    Osmanlıda Sened-i İttifak








    Osmanlıda Sened-i İttifak




    Bozulmuş olan devlet düzenini Alemdar Mustafa Paşa başkanlığında ülkenin tanınmış beyleri (Âyânları) ve valileri toplanarak imzaladıkları “Birleşme Sözleşmesi”. Bu sözleşmeyle Padişah emir, vergi toplama ve askere alma işlemleri gibi kendi hükümranlık haklarından bir kısmını bu beylere devretmiştir. Bu sözleşmenin yapıldığı Kağıthane’deki Çağlayan Köşkü şimdi yerinde yoktur. Bu sözleşme için II. Mahmud bir “Hatt-ı Hümayun” imzaladı. ( 28 Eylül 1808)[1]

    II. SENED-İ İTTİFAKI HAZIRLAYAN GELİŞMELER
    Reform hareketlerinin başladığı ve devam ettirilmesine çalışıldığı bir devirde devlet siyasi gelişmelerin etkisiyle sarılmaktaydı. Çıkan iç ayaklanmalarla savaşlar, yapılması istenilen reformların başarısız kalmasında, bu reformları yürüten kadroların yetersizliği kadar önemli bir etken olmuştu. Anadolu’dakilerin yanında, özellikle Rumeli’de güçlü ve başına buyruk “âyânların” türemiş olması merkezi otoriteyi zayıflamaktaydı. İmparatorluğun bu devirde dıştan uğradığı en önemli tecavüz 1798’de Fransa’nın Mısır’a saldırması ve General Bonaparte’ın Mısır’ı rahatlıkla ele geçirmesidir.

    Fransa’nın Mısır’dan çıkartılması, Osmanlı Devleti’nin gücünü aşan bir olaydı. Ancak Fransa’nın böylesine önemli bir beldeyi ele geçirmesi, Bab-ı Âli’nin Avrupa’da Fransa’ya karşı mücadele veren “koalisyon”dan büyük müttefikler bulmasını kolaylaştırdı. Bu müttefikler Rusya ve İngiltere idi. Rusya ile yapılan anlaşma üzerine Rus harp filosu ilk defa boğazlardan geçerek Akdeniz’e açılma imkanını buldu. Müttefiklerin askeri operasyonları üzerine zor durumda kalan Fransız kuvvetleri yapılan bir anlaşma ile Mısır’dan çıkartıldılar. (30 Ağustos 1801) Ancak Osmanlı Devleti şimdi de müttefikleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti’nin Fransa’ya yanaşarak bir an önce barış yapmasını gerekli kılmaktaydı. Böylece 25 Temmuz 1802’de yapılan Paris Anlaşmasıyla iki devlet arasında Mısır’ın işgaliyle başlayan düşmanlık resmen sona ermiş oluyordu.

    Fransa’nın Napolyon’un imparatorluğu altında Avrupa’da sürdürdüğü savaşlar ve elde ettiği büyük başarılar, Osmanlı Devletini de etkiledi. Osmanlı Devleti geleceği için büyük tehlike olarak gördüğü Rusya’ya, ancak Fransa tarafından ağır bir darbe vurabileceğini düşünüyor ve böylece Fransa politikasına dönmeyi bir zaruret olarak görüyordu. Bu düşüncelerle Osmanlı Devleti boğazları Rus harp gemilerine kapattı. Bu hareket Osmanlı-Rus münasebetlerini kopma noktasına getirdi ve Rusya’yı destekleyen İngiltere’nin de Osmanlı Devleti’ne karşı tavır almasına yol açtı. Rusya’nın Memleketeyn’i işgal etmesi (Ekim 1806) ve İngiltere’nin de Rusya’yı desteklemesi üzerine, Osmanlı Devleti bu iki devlet ile savaşı göze almak zorunda kaldı.

    1805-1806 senesi III. Selim devrinin bir dönüm noktası oldu. Nizam-ı Cedid’in Rumeli’de tatbik edilmek istenmesi sırasında Nizam-ı Cedid’e muhalif olan kesimlerin meydana getirdikleri direniş ve III. Selim’in buna boyun eğmesi, reform hareketlerini burada kaybettiği başarısızlık, Fransız siyasetine dönülmesi, Osmanlı-Rus/Fransız ittifakından vazgeçilmesi ve neticede bu iki devletle harbin patlak vermesi (1806), III. Selim’in, dolayısıyla kadrolarının icraatına duyulan büyük infial ve hoşnutsuzluğun bu gibi iç ve dış olaylarla hat safhaya varmasına ve bir karşı hareketin hazırlanmasına yol açtı. İstanbul’da boğazda az sayıda askerin başlattığı ayaklanma, kısa zamanda tüm şehre ve eski ocaklara mensup askerlere yayıldı.

    1807 yazında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yenileşme hareketi (Nizam-ı Cedid) artık sona ermiş gibi görünüyordu. Şimdi devlete hakim olanlar, sosyal ve askeri reformlardan en fazla rahatsızlık duyanlar ve başka yeni çerilerle bunlara organik olarak bağlı bulunan kimselerdi. Yeni padişah IV. Mustafa (24 Mayıs 1807- 28 Ağustos 1808) kendisini tahta çıkaran eski düzen taraftarlarının yanında yer almak zorundaydı ve Nizam-ı Cedid reformlarına karşı olması bu ilişkinin tabi bir sonucu idi. İstanbul’da isyan ve saltanat değişikliği ve Nizam-ı Cedid’e son verilmesi olayları devam ederken Rus Harbi de sürüp gitmekteydi. Bu genel karışıklıkta eski ve yeni düzen taraftarları karşılıklı cephelerde yerlerini alırken Napolyon ve Rus Çarı I. Alexander Tilsit’te buluşmakta ve aralarındaki anlaşmazlıklara Osmanlı Devleti’nin de aleyhine olarak kararlarla son vermekteydiler.(7 Temmuz 1807) devletin içte ve dışta çok kötü bir durumda bulunduğu bir anda reform taraftarları Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşanın şahsında yeni ve güçlü bir önder yaratmaya muvaffak oldular. Sözün ayağa düştüğü ve yeniçerilerin giriştikleri yağma ve katillerle, III. Selim’in gerçekleştirmek istediği reformlarda ne derece haklı olduğunun kısa zamanda tekrar açığa çıktığı bu devirde Alem Mustafa Paşa yanına sığınan reformcuların telkiniyle harekete geçmiş ve yeni padişaha yardım etmek görüntüsüyle, gelmesine izin verildiği İstanbul’da kontrolü ele geçirmişti. Bu hareketin III. Selim’i tekrar tahta çıkartma amacı taşıdığını gören IV. Mustafa tahtını sağlamlaştırmak için- çok denenmiş bir usule başvurarak- amcası eski sultan ile hanedanın son ferdi olan kardeşi Mahmud’un öldürülmesine müsaade etmiş ancak zorla saraya giren Alemdar yalnızca Mahmud’u tahta çıkarabilmişti. (28 Temmuz 1808)

    III. SENED-İ İTTİFAKIN İMZALANMASI VE SONUÇLARI
    II. Mahmud’un tahta çıkmasıyla Alemdar Mustafa Paşa sadârete geçmiş bulunuyordu. Böylece yenilik taraftarları iktidara geldiler. Sert kişiliğiyle çevresine korku salan Alemdarın çok kısa süren sadâreti esnasında (28 Temmuz-16 Kasım 1808) bazı önemli işlere el atıldı. Önce III. Selim’e karşı girişilen isyanda hakim rolü oynayan boğaz yamakları ocağı ilga edilip ele başları cezalandırıldı. Daha sonra Rumeli ve Anadolu’daki isyanlar ve cephelerdeki savaşlardan istifade ederek müstakil birer mahalli otorite haline gelen ayânlar, devlete yardımcı olmak ve merkezi otoriteye baş eğmelerini sağlamak için İstanbul’a davet edildiler. Davete icabet eden âyânlarla devlet ricâli ve ulema arasında varılan mutabakat neticesinde yedi maddelik bir ittifak senedi imzalandı. (29 Eylül 1808)

    Osmanlı tarihinde devletin kendi iradesi dışında gelişen hadiseler karşısında zor durumda kalarak imzaladığı bu ittifak ile padişah oldukça müteessir olmuştu. Zira kendi tebeasıyla arasında yapılan bu ittifak isyancı ve menfaatperest âyânların ve zorbaların önüne geçilemeyişinden dolayı yapılmıştı. Bu anlaşma âyânların padişaha sadakat ve biat etmeleri gerekirken, kendi nüfuzlarını resmi bir vesika ile kabul ettirmeleriydi. Burada ilk bakışta acziyet gibi görünen bu vesika, daha sonraki merhalelerde sükuneti temin edecek ve fitnenin asıl membaı olan yeniçeri ocağının kaldırılmasına zemin hazırlayacaktı.

    Sened-i İttifak’ın maddeleri kısaca şöyledir:

    1- Padişahın emirlerinin her yerde tatbik edileceği, âyânların padişaha sadakatte kusur etmeyeceği,

    2- Asker toplamakta âyânların yardımdı olacağı,

    3- Devlete dair vergilerin muntazam toplanacağı,

    4- Sadâret makamının kanun ve adalete uygun emirlerine itaat edileceği,

    5- Devlet erkânı gibi, âyânların da bu ittifaka riayet edeceklerine, riayet etmeyenlerin tedip edileceği,

    6- İstanbul’da yeniçeri ve sair ocaklarda isyan çıktığı taktirde âyânların da gelip hiçbir ayrılık gözetmeden isyanların bastırılmasına yardımcı olacakları,

    7- Halktan ağır vergi toplanmaması.

    Başlangıçta iyi niyetle yola çıktığını gördüğümüz Alemdar Mustafa Paşada da büyük olma sevdası gibi haller padişah tarafından seziliyordu. Sultan Mahmud Han senede imza koyan âyânlar ve onları destekleyenler için daha dikkatli olmaya başlamıştı. Bu arada Alemdar Mustafa Paşanın şöhreti devlet dışına da yayılmıştı. Padişahın ismi anılmıyor ve her yerde sadrazamın emirleri konuşuluyordu. Eski huylarını bırakmayan bazı fesatçılar da el altından yeniçerileri tekrar alevlendirmeye çalışıyorlardı. [2]

    Senedin en mühim tarafı ise zoraki de olsa âyânların Sultan Mahmud Han’a bağlılıklarını arz etmeleri ve muhtemel âsilere karşı ittifak senedini imzalamaları olmuştur.








  2. Mesport
    Moderators





    IV. SENED-İ İTTİFAK’IN UYGULAMASI


    Sened-i ittifak, Alemdar’ın ortadan kaldırılmasından sonra unutuldu ve hükümden düştü. Sened-i İttifak’ın imzalanmasıyla Alemdar’ın bir ayaklanma sonucu ölümü arasından topu topu beş hafta geçmişti (7 Ekim 1808/15 Kasım 1808). Böylece Sened-i İttifak’ın piratikteki etkisi ve önemi çok sınırlı kaldı. Bir kere, Sened-i İttifak’taki esasların uygulanabilmesi büyük çapta, ayanın elbirliğiyle davranabilmesine bağlıydı. Zaten örgütlü ve kurumlu olmayan ayan ise birliğini koruyamadı ve merkezi hükümet, Alemdar’ın saf dışı kalmasından sonra ayanın ileri gelenlerini birer birer ayıklayıp etkisizleştirdi.[3]

    Ayrıca Sened-i İttifak’ta uygulamayı ve verilen sözlerin tutulup tutulmadığını denetleyecek “özel bir örgüt” de öngörülmemişti. Bunun akla gelebilecek ideal şekli, temsili değeri ve sürekliliği olan bir kurul, parlamento benzeri bir tartışma ve denetleme organı olabilirdi. Sened-i İttifak, böyle bir denetim sistemi ve organı oluşturmadığı gibi, “isyan hakkı”nın meşruluk koşullarını da belirtmemişti. Bu yüzden de daha baştan “ölü doğmuş bir belge” idi.[4]

    V. SENED-İ İTTİFAK’IN HUKUKİ NİTELİĞİ VE ANAYASA HUKUKU AÇISINDAN DEĞERİ
    Sened-i İttifak, geleneksel Osmanlı hukuk kaynaklarından herhangi birine benzememektedir. Bir kere, dinsel kaynaklı yada İslam hukuku kurallarına göre düzenlenmiş bir “şeriat belgesi”, bir fetva yada “ hüccet-i şer’i” değildir. Kanun, kanunname, adalet fermanı, vb. gibiörfi hukuk işlem türlerine de girmez. Yasa ve anayasal belgelerdeki hukuki belirlilikten ve objektif dilden yoksundur; Hukuk diliyle değil, hanedanların ağzından çıkmışçasına kaleme alınmış olup bir sistematiği de yoktur. Belgeyi oluşturan topluluk da, yasa yada yasa benzeri kurallar koymaya yetkili bir kurul değildir. Sened-i İttifak ne içeriği ne de onu oluşturan “organ” açısından, geleneksel Osmancı hukuk kaynaklarına yada bilinen monarşik anayasal belgelere (ferman, misak anayasa) benzer.

    Senedi-i İttifak’ın ne olduğuna gelince; doktrinin üzerine birleştiği nokta onun iki taraflı bir belge, bir misak yada sözleşme olarak görülmesidir. Bu niteleme bazı yazarlar tarafından Magna Carta ile kurulan benzerlikle de desteklenmektedir.

    Ancak yine de, “misak” yada “sözleşme” nitelemelerini bir takım olgularla düzelterek, çekinceler çerçevesinde kabul etmek daha doğru olur. Özetle yinelemek gerekirse, Taşra güçlerinin Merkez’i sarsan bir olgu olmasına karşın, Sened-i İttifak girişimi bunlardan gelen bir zorlama ve dayatma ürünü değildir; daha çok Merkez patentli yada ağırlıklıdır. Magna Carta’da ise dıştan dayatma ve iki taraflılık çok açıktır. Ayrıca, imzacı Taşra unsurları az ve isteksiz, hükümdar da sonradan ve istemeyerek devreye girmiş görünmektedir. Ağırlık ve inisiyatif, Merkez adına davranan ve ayanlarında desteğinden yararlanan yöneticilerdedir. Bu nedenle sosyo-politik düzlemde varolan Merkez/Çevre zıtlaşması, Sened-i İttifak’ın hazırlanışında ve hukuki niteliklerinde aynı ölçüde belirgin değildir. Dolayısıyla, karşılıklı uzlaşmayı ve krizi atlatmayı amaçlayan Meşveret-i Amme ve Sened-i İttifak, Merkez’in ve Taşra’nın egemen güçleri arasındaki “geçici mutabakat” arayışları doğrultusunda, bugünkü deyimlerle, bir “yuvarlak masa”, bir “ortak platform” yada “konsensüs metni” karakterleri de gösterir. Benzerlerine çok daha sonraları Türkiye Cumhuriyeti’nde, özellikle 1960 sonrasında rastlanan bu gibi “kriz aşıcı mutabakat” girişimlerinin ise klasik iki taraflı sözleşme olmaktan farklı özellikler taşıdıkları meydandadır.[5]

    Sened-i İttifak, hiçbir şekilde anayasal bir belge değildir; belki zayıflayan icra gücünü yeniden kuvvetlendirmek ve işlerlik kazandırmak üzere, etkili bazı millet temsilcileriyle devletin temsilcileri arasında yapılmış bir kamu sözleşmesi mahiyetindedir. Böyle bir sözleşme, gerçi devletin bağımsızlığını zedeler; ancak bağımsızlığın tamamen kaybedilmesine göre daha az zararlı bir düzenlemedir.[6]

    VI. DEĞERLENDİRMELER
    Avcıoğlu’na göre Sened-i İttifak III. Selim’i devşiren Yeniçeri zorbalarının, imtiyazlarını padişaha tescil ettirmesinden ve eşkıyalığın meşrulaştırılmasından ibaret bir utanç belgesidir.[7]

    Vesikanın önemi, padişahın ve hükümetin iradesi üzerinde bir hukuk kaidesi oluşturmaya çalıştırmasında, bir çeşit Osmanlı Magna Cartası olmasındadır. Padişah II. Mahmud Alemdar’ın bu girişimini hükümranlık haklarına bir darbe saymış, Alemdar’ı devirmek için ulema ile birleşmiş, Alemdar bizzat ateşlediği bir barut deposunda intihar etmiştir. Fakat Sened-i İttifak esas itibariyle ayanın elde ettiği hakları devlete karşı kazanmayı ve batı da o zaman tarihe karışmış olan feodal düzeni Osmanlı Devletinde meşrulaştırmak amacını güttüğü için, onlardan farklı olarak, merkeziyetçi II. Mahmud tarafından ilgası sakıncalı değildir. Merkez otoritesinin kurulması mahalli zorbalardan zarar gören halk için bir kurtuluştu.[8]

    Osmanlı tarihinde ilk kez, görünürde de olsa Padişah otoritesi sözleşme niteliğindeki bir belgeyle sınırlandırılmış olmaktadır. Bunun içindir ki Sened-i İttifak Padişahın daha doğrusu ona ait yetkileri kullananların “keyfi” davranışlarını önlemek yolunda ilk yazılı belge diye bilinir. Oysa bu sınırlamaya cesaret edenler artık halk üzerinde kendi otoritelerini kurmuş olan derebeyleridir. Hatta çağrıyı yapanda aslında onlardan biri: Alemdar Mustafa Paşa, Rusçuk Ayânlığından gelip sadrazam olmuştu Sened-i İttifak ayânın elde ettiği hakları devlet ileri gelenlerine karşı korumak derebeyliği de Avrupa’daki feodalite düzeni gibi “meşrulaştırarak” hakların babadan oğula geçmesini sağlamak amacını gütmekteydi. Nitekim senetteki 7 şartın ardından gelen “zeyl” (ek) belgeyi imzalayanların yerine geçecek olanların da bu vaadlerle bağlı sayılacaklarını belirtmektedir.

    Sened-i İttifak’ın asıl önemli olan yönü, ayâna bir çeşit “direnme hakkı” tanımış olmasıdır. Ayân baştakilerin keyfi işlemlerine karşı koyabilecek haksızlığa uğramış olanlar bu karşı koyma sırasında öbür âyândan yardım göreceklerdi. Demek ki Batı toplumlarında feodal düzen çoktan tarihe karışır ve onun yerine burjuva düzeni geçerken Osmanlı toplumu otoritesine her yerde boyun eğdiren merkezci devlet yapısına henüz kavuşmuş olmamakta tam tersine derebeylerin egemen oldukları bir düzene doğru kaymaktaydı.[9]

    Devlet ile kendi vatandaşlarından olan bir grup bey ve ağalar arasında bir ittifakname tanzim olunması ve yürütme gücünün belli şartlarla kayıt altına alınması, bağımsızlık anlayışına aykırı görünse de, uzun zamandır meydana gelen suiistimaller ile devlet bünyesinde açılan yaraların başka türlü tedavisine imkan bulunmuyordu. Sened-i İttifak’ın altında başta Sadrazam, Şeyhülislam, Nakib’ül-Eşraf, Kazaskerler, Anadolu Beylerbeyi, İstanbul Kâdısı, Defterdar, Yeniçeri Ağası, Sadâret Kethüdası, Umûr-Bahriye Nazırı, Reis\'ül-Küttab, Cabbâr-zâde Süleyman, Kara Osman Zâde Ömer, Sirozlu İsmail ve Çirmen Mutasarrıfı Mustafa gibi âyân ve devlet ricalinin imzası bulunmaktaydı.

    Bir grup yazara göre Sened-i İttifak âyânların (taşra güçleri) Merkeze dayatıp kabul ettirdikleri bir belgedir. İnalcık şöyle diyor: “Yeniçeri ocağının aşağı tabaka halk ve ulemanın işbirliği ile gerçekleştirdiği kabakça hareketine karşı” taşra âyânını ve hanedanları temsil eden Alemdar Mustafa Paşa’nın müdahalesi duruma el koyması ve “diktatörlük devri” siyasi bakımdan, “taşrada hakim âyânın devletin karar verme yetkilerini fiilen ele geçirme mücadelesi şeklinde” yorumlanabilir. Sened-i İttifak tarihi açıdan “büyük âyânın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade eder.” Savaş ve ihtilal ortamı içinde iktidarı ele alan âyânlar Padişahın mutlak otoritesi karşısında açıkça kendi durumlarını güvenceye bağlamak amacıyla bu belgeyi kabul ettirmişlerdir. [10]

    Alemdarı âyânların bir temsilcisi onun iktidarını da âyânların iktidara tırmanışı olarak gören İnalcık’tan farklı olarak, daha çok Merkezin bir adamı şeklinde değerlendiren Karal da, farklı bir noktadan hareket etmekle birlikte aynı sonuca ulaşır. “Bu senedi mevcut şartların işinde realist bir düşüncenin neticesi olarak kabul etmiştir.”, dolayısıyla Sened-i İttifak bir âyân dayatmasıdır.[11]

    Bazı hukukçulara göre Sened-i İttifak; âyân ve beylerin Padişaha ya da hükümet merkezine kabul ettirdikleri, hatta metnini de bizzat daha önceden hazırladıkları ya da kendisi de bir âyân olan Alemdar Mustafa Paşa’nın (II. Mahmud’a) zorla kabul ettirdiği bir belgedir. Bunun tam karşı kutbunda ise, Sened-i ittifak’ı Merkezin ya da daha doğrusu Merkez adına davranan Alemdar’ın bir buluşu, formülü ve dayatması olarak algılayan görüş yer almaktadır. Örneğin Kubalı’ya göre, askeri yenilikler için vakit kazanmak isteyen Alemdar, derebeyi kesilen âyânları geçici olarak da olsa tatmin ederek devlete bağlamak için, “çok realist bir düşünceyle” söz konusu senedi “tanzim ve kabul ettirmiştir”[12]





  3. Mesport
    Moderators
    Osmanlıda Sened-i İttifak hakında bilgi


    Bu zıt yorumlar arasında kalan, ikinci yoruma daha yakın olmakla birlikte, Merkez ve çevre güçlerinin ağırlıklarını birlikte hesaba kattığından, daha dengeci ve uzlaştırıcı sayılabilecek bir üçüncü yaklaşım daha vardır. Buna göre; birinci ve ikinci yaklaşımlardan farklı olarak Sened-i İttifak, âyânın ya da Merkezin tek yanlı olarak dayattığı bir formül değil, esas olarak Merkez kaynaklı, fakat çevre güçleriyle “anlaşma” ve “uzlaşma”yı simgeleyen bir metindir. Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa olarak “kamuoyu”nun dikkate alınması mecburiyeti de kendisini göstermiştir. Sened-i İttifak toplantıları da âyânın Merkez’e karşı güvenini biraz olsun güçlendirmiş sayılır.

    Sened-i İttifak’ın sosyopolitik kurgusunu kavramak bakımından bu üçüncü ve sonuncu yaklaşım gerçeklere daha uygun düşüyor görünmektedir. Bir kere Taşra güçleri olgusunun Merkez üzerinde uzun zamandan beri süregelen baskısı ne olursa olsun, Sened-i İttifak formülleri doğrudan doğruya âyândan gelen istek, zorlama ya da dayatmalardan doğmuş değildir. Ayânlar kendiliklerinden İstanbul’a gelip “şart”larını dayatmamışlardır. Düşünce, girişim ve çağrı, merkezi birlik ve reformculuk adına çözüm arayan, Sadrazam olarak devletin Merkez güçlerinin başında yer alan, Rusçuk yaranı gibi Merkez güçleriyle işbirliği yapmış ve yapmakta olan bir kişiden (Alemdar) gelmektedir. Ayrıca organların da hepsi bu çağrıya uymadıkları gibi toplantıya katılanların bir bölümü de tartışmaların aldığı seyri görünce silahlı maiyetlerini alıp memleketlerine geri dönmüşlerdir. “İttifakname” metninin önce âyân tarafından hazırlanıp sonra Merkeze dayatıldığını kanıtlayacak bilgilere ise rastlanmıyor. Ama bunun tersini düşünmek için daha güçlü karineler vardır: Sened-i İttifak şartlarından Merkez’in Taşra’ya oranla çok daha kazançlı çıktığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Sened-i İttifak’ın Magna Carta Libertatum ile olaysal benzerlik içinde görülmesi de doğru değildir.

    Öte yandan Sened-i İttifak, bir merkez dayatması olarak da görülemez. Bir kere, tek yanlı dayatma ile “sened” imzalanması ya da imzalatılması özel hukuk ilişkilerinde görülebilecek bir şey olsa bile, devlet yönetimine ya da kamu hukukuna ilişkin alanda böyle bir ihtimal düşünülemez. “Merkez dayatması” bir buyruk biçimini alabilir, bunun klasik ve mantıki biçimi budur; bir “sened”le sonuçlanan pazarlık ise, ister istemez “iki taraflık” unsurunu da içerir.

    Amaçlanan ve beklenen, Merkez adına siyasi birliğin yeniden kurulması ve reformlar için uygun ortam hazırlanması ise de, bunun temelindeki etki merkezkaç sosyal faktörlerden başkası değildir. Bu Taşra güçleridir ki, önce “sosyal muhattap” sonra da bir sözleşmeye “taraf” sayılmakta, basit bir ödünden öteye bir takım güvenceler elde etmektedirler. Ayrıca unutmamak gerekir ki, artık Merkezin bir temsilcisi saydığımız Alemdar da eski bir âyândır ve onun başkentteki yükselişi, âyânın da iktidara tırmanışı anlamına gelmektedir. Bu sebeplerle, Sened-i İttifak’ı Merkezin bir buluşu saysak bile, merkez dışı güçleri yok sayan sadece Merkezin tek yanlı dayatması olgusuna yer veren ikinci yaklaşımı paylaşabilmek zordur.

    Bu durumda, Sened-i İttifak, egemen ve yönetici güçlerin Merkez ve Taşra kanatları arasındaki çelişkileri karşılıklı ödün ve güvencelerle gidermek siyasi bunalımı atlatmak amacıyla Merkez güçler tarafından ya da bunlar adına sahneye konan bir “geçici mutabakat” arayışı olarak görünmektedir.[13]

    Farklı değer yargılarından yola çıkan yazarlar, Sened-i İttifak hakkında son tahlilde “olumlu” ya da “olumsuz” olmak üzere karşıt yargılara ulaşıyorlar. Bir de bu kutuplaşmanın dışında kalan daha “nüanslı” bir yaklaşımdan söz edilebilir.

    Bu yaklaşımlardan birincisine hukukçu bakışı hakimdir. Kubalı, saltanat hakkının objektif (dıştan) bir sınırlamaya tabi tutulması olarak gördüğü Sened-i İttifak olayının bir tür “feodal temsil fikri”ni içerdiğini belirtiyor. Bu sebeplerle Sened-i İttifak, “monarşi tarihimizin meşruti şekle doğru gelişmesi yolunda göze çarpan”, ilk örnek olması bakımından özel bir anlam taşır.[14]

    Tam öbür kanatta yer alan yazarlarsa, Sened-i İttifak’ın demokratikleşme sürecinde “olumlu” bir adım olduğu görüşüne karşı çıkıyorlar Bu yaklaşımda daha çok sosyolojik bir bakış açısı egemendir. Tanilli’ye göre Sened-i İttifak “âyân ve derebeylerin egemenliği”ni vurgulayan, bu sebeple de bir ileri atılım “sayılmaması gereken”, merkezi otoritenin zayıflamasıyla feodaliteye doğru çözülmeyi simgeleyen bir belgedir.[15]

    Hukuki ve sosyolojik değerlendirmeleri birlikte götüren üçüncü ve karma bir yaklaşım özellikle İnalcık, bir ölçüde de Berkes tarafından temsil ediliyor. İnalcık’a göre siyasi tarih açısından büyük âyânın devlet iktidarını denetimi altına alma girişimi demek olan Sened-i İttifak olayı, eyaletlerdeki egemen güçlerin ve onların hayat görüşünün ifadesi olması bakımından “gelenekçi”dir; bu yüzden de “modern devlet anlayışına aykırı bir akımı temsil eder.” Şu var ki, “bu belgeye tarihimizde istibdad ve mutlakıyeti sınırlama amacı güden hareketler içinde bir yer vermek mümkündür.” Burada âyân halkın temsilcisi ve koruyucusu rolünü de üstlenmekte, özellikle keyfi vergiler konusundaki direnişinde de reâya kendisini desteklemektedir.[16]

    Sened-i İttifak ile ilgili bu yaklaşımlar, aralarında farklara ve hatta zıtlıklara rağmen yerinde tesbitlerde bulunuyorlar. “Hukukçu bakış”, olayın sosyolojik perde arkasını dikkat etmemekle, sorunun “iktidarın sınırlanması” soyutlanmasına indirgemekle birlikte, Sened-i İttifak’ın hukuk gelişmelerimiz içindeki anlamını vurgulamış oluyor. “Sosyolojist” denebilecek ikinci yaklaşım, olayın hukuk katındaki anlamını pek vurgulamadığı için tek yönlü bir bakışa sahip olsa bile, hukuk olaylarının ardındaki somut gerçeği gün ışığına çıkarmak gibi bir yarar sağlıyor. Herhalde, bu farklı yaklaşımları birlikte götüren yorumlar Sened-i İttifak gerçeğini bütün yönleriyle kucaklama bakımından daha fazla şansa sahip olacaktır.


    SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

    AKGÜNDÜZ, Ahmet, Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1999

    BAYRAK, M. Orhan, Resimli Osmanlı Tarihi Sözlüğü, İstanbul: İnkılap Yayınevi, 1999

    GİRİTLİ, İsmet, Kamu Yönetimi Teşkilatı ve Personeli, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1983





+ Yorum Gönder


Hızlı Cevap Hızlı Cevap


: